TEŞKİLATI EBED MÜDDET ...

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

TEŞKİLATI EBED MÜDDET ...

Mesaj tarafından KIZIL ELMA Bir C.tesi Şub. 28, 2009 1:39 pm

TEŞKİLATI EBED MÜDDET ...


Kucağında birçok Ülküdaşı can veren, bu canların kanının yerde kalmaması için ter döken ve bu faaliyetlerinin de bedelini yarısı hücrede olmak üzere

10 yıl hapis yatarak kat kat ödeyen, yeni bedeller ödemeye bütün hatlarıyla hazır olan bir medeniyetin mensubu ve hareketin kesintisiz askeri olarak diyoruz ki; kaymaklı yalakalık siyaseti ve köpüklü küfür muhalefetini reddeden, ikbal ve istikbal kaygısından uzak, pürüzsüz teşkilatçı anlayışını hâkim kılmak esastır.

Başı âdeta bulutlara değerdi…

Yürüdü mü dağlar yürür, durdu mu deli deli akan azgın sular dururdu…


Uzun boylu, iri yarı fakat beden yapısının aksine oldukça zarif ve çok halim-selim bir hükümdar olan Sultan Birinci Murad, ilim erbabına ve sanat ehline derin bir hürmet gösterir, fakirleri ve kimsesizleri de kollar ve gözetirdi...

Geçmişimizin zengin hazinelerinin bir mücevher parçası olan Sultan Murad, hayatı boyunca mücadelesini verdiği Türk cihan hakimiyeti davasının amansız bir savaşçısı olarak yaşadı ve bu uğurda can verdi...

O, mazlumlara karşı merhametli, zalimlere karşı ise gayet şiddetlidir. Gözünü batıdaki zulüm imparatorluklarına dikmiş, hedefi gezleyerek diz çökmüştü.

Bir kurmay titizliğinde harekât planları hazırlayan dahi bir asker ve ileri görüşlü bir devlet adamıdır. ‘Gazidervişlerin Şeyhlerinin Hanı Murad Gazi’ ve 1382 yılından itibaren de ‘Murad Hüdavendigar’ diye anılmaya başlanan Sultan Birinci Murad, bütün hayatı boyunca vahşi batı zulmüne karşı kılıç gibi durmuş ve mazlum hıristiyanları dahi zorba idarelerden kurtararak gittiği yerlere adalet götürmüştür.

Sultan Murad, fethettiği topraklarda yaşayan hıristiyan halka çok iyi davrandığı için onların sevgi ve muhabbetini kazanmıştı.

Yine gaza vakti gelmiş kılıçlar bilenerek yağız atlar hazırlanmıştı. At kişnemeleri ve nal sesleri birbirine karıştı. Gökyüzüne kesif bir toz bulutu yükseldi. Bütün sesleri bastıran âdeta bir gök gürlemesi gibi ortalığı titreten kutlu bir seda ovalarda yankılanarak dağlara çarpıyordu.

-Allahüekber, Allahüekber…

Orhan Gazi oğlu Sultan Murad Han son seferine hareket etmeden önce Anadolu'daki mülkünün muhafazası için beylerinden birkaçını geride bıraktıktan sonra Rumeli yollarına düştü. Oğullarından Kütahya bölgesi sancak beyi Bayezid ile Karesi sancak beyi Yakub'u da bu kutlu sefere çıkarken yanına almıştı.

Anadolu beylerinden istemiş olduğu kuvvetler de kısa bir sürede kendilerine katıldı. Bunlardan başka Makedonya'da bulunan ve Osmanlı himayesine girmiş olan Sırp beyleri ile Dobruca'da yaşayan Tatarların önderi Saraç Bey ve Köstendil prensi Kostantin de askerleriyle birlikte Türk ordusuna iltihak etmişlerdi.

Hazırlıklar en ince ayrıntılarına kadar hızla tamamlanıyordu.

Hac’dan yeni dönen Gazi Evrenos gibi tecrübeli bir Rumeli akıncı kumandanın da o sırada gelerek orduya katılması ve böyle bir savaşta hazır olması askerlerin gayretlerini artırarak maneviyatlarının da yükselmesine sebep oldu.

Vezir-i âzam Ali Paşa’nında o arada katıldığı hareket halindeki Türk kuvvetleri, Sofya yolunu kullanarak düşman ordusuna doğru hareket etti. Bu sırada karşı tarafın elçisi olarak gelen bir Sırp, pervasızca meydan okuyarak muharebeye hazır olduklarını bildirdi. Elçinin gayesi ve gelişinin asıl sebebi ise gerçekte Osmanlı ordusunun durumunu öğrenmekti.

Türk kuvvetleri bu gelişmeden sonra bir taktik geliştirdiler. Gazi Evrenos’un tavsiyesi üzerine harp meclisinin oy birliğiyle aldığı karar neticesinde, düşman kuvvetlerinden evvel sahaya varıp iyi yer tutmak üzere ileriye gidilmesine karar verildi.

İstikamet; Sırp zorbası Lazar'ın merkezi olan Priştine…

Törelere her zaman olduğu gibi büyük bir özen gösteren Türk ordusu geçtiği meskûn yerlerde hiç bir suretle yağma ve tahribat yapmıyor, gönülleri fethederek hızla ilerliyordu.

Çok değil bu seferden sadece iki asır önce Haçlılar’ın Türkler aleyhine yaptığı, bırakın insanlığı hayvanlık dışı bir mahiyette gerçekleştirilen dehşeti düşündükçe, yüce milletimizin sahip olduğu kültür ve medeniyetin kıymeti daha bir anlaşılır olmaktadır.

Sevgili hocamın okul yıllarında anlattığı bu ibretli olay, bizlere ‘Hak’ ve ‘Batıl’ arasındaki mukayese için önemli bir kaynak teşkil etmektedir:

“Bunun üzerine Raymond Haçlı Ordusunun başına geçip Kudüs'e doğru ilerlerken, Maarratünnuman şehrine saldırıp iki haftalık bir kuşatmadan sonra ele geçirdi. Tamamen Türk'lerden oluşan şehri alan ordu, Antakya da olduğu gibi, vahşetle yapılan tahrip sonunda burada da yiyeceksiz kaldı.

Açlıklarını gidermek için bir yol buldular. Tarihçi Radelfus Cadomensis, ‘Askerlerimiz yetişkin Müslümanları yemek için kazanlarda pişirdiler, çocukları şişe geçirip ızgara yaparak yediler’ diye yapılanları tasvir etmiştir. Daha sonra Haçlılar Papa'ya bir mektupla bu konuda mazeret beyan ettiler: Sebep açlıktı.”

İşte bu vahşeti yapan Haçlıları doğrultacak olan kutlu bir akın daha icra ediliyor, Türk Ordusu ‘zulüm asla payidar olmaz’ ilkesini hayata geçirmek için ortacağ girdabını aydınlatacak bir nur gibi batıya doğru akıyordu.

Damlarında haç sallanan evlerden, sokaklardan, kışlalardan tek bir ses yükseldi ve batı yakasında yankılandı:

-Türkler geliyor!..

Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar olan topraklarda hak sahibi, cihan ailesinin efendisi olan asil milletimiz yine kılıçbaşı yapmıştı.

Gazi Evrenos ile Paşa Yiğit kumandasında yürüyen öncü birlikler, Üsküp ile Priştine arasındaki Kosova ovasına geldikleri zaman haçlı müttefiki olan düşman kuvvetleriyle karşılaştılar.

Nihayet, iki ordu vaziyet aldı.

Sultan Murad derhal savaşa girişilmesini istediyse de, harp meclisinin aksakalları özellikle de Gazi Evrenos havanın çok sıcak ve askerin de yorgun olması sebebi ile harbin ertesi güne tehir edilmesi noktasında görüş beyan ettiler. Sultan Murad ise uzmanların tekliflerini dikkate alarak, istişare neticesini kabul etti.

Töre, meşveret ve meclis, Türkler’de ne demektir bu karar sonucunda daha iyi anlaşılmaktadır. O devrin şartlarında batılı kralların ‘astık-kestik’ siyasetleri düşünülürse Türk hükümdarının bu soylu duruşu daha iyi tahlil edilecektir.

İşte alimlerin, velilerin ve gazidervişlerin, harcını birlikte yoğurduğu bu muhteşem medeniyet, batı istibdadına da ağır bir darbe indirecekti. Kutlu şafağa az bir zaman kalmıştı.

10 Ağustos 1389, günlerden Salı…

Kosova sahrasında kıyametin koptuğu gün... Hilal biçiminde mevzi alan ordumuzun sağ cenahında Kütahya sancak beyi şehzade Bayezid kumandasında, Rumeli beylerbeyi Kara Timurtaş Paşa, Gazi Evrenos ve diğer tecrübeli akıncı beyleri yer alıyordu.

Sol cenahta Karesi sancak beyi Yakup Çelebi kumandasında, Anadolu beylerbeyi Saruca Paşa, Germiyan, Hamid, Menteşe ve Aydın kuvvetleri bulunuyordu.

Sultan Murad ise gelenekte olduğu gibi Başkumandan olarak merkezde savaşı idare ediyordu. Merkez kuvvetlerinin az ilerisinde yeniçeriler istihdam edilmiş ve onların önüne de ağır toplar konmuştu.

Gazi Evrenos’un tavsiyesi üzerine ordunun sağ ve sol cenahlarının ön tarafına biner okçu yerleştirildi. Vezir-i azam Ali Paşa da padişahın yanında bulunuyordu.

Sırp despotu Lazar’ın kumanda ettiği düşman birlikleri Sırp, Bosna, Macar, Ulah, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluşuyordu. İki tarafın mevcut miktarı tam olarak bilinmiyor olsa da Lazar’ın askerlerinin sayıca çok fazla olduğu yönünde ağırlıklı görüşler vardır.

Bizim tarihçilerin düşman kuvvetlerinin daha ziyade olduğunu belirtmelerine rağmen karşı taraf bunun aksini iddia etmektedir. Fakat Avusturyalı Hammer’in kaleme almış olduğu ‘Osmanlı İmparatorluğu Tarihi’nde kaydettiği gibi düşman kuvvetinin epey fazla olması Sultan Murad’ı tereddüte sevketmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Bu endişeyi ‘Kitâb-ı cihan-nümâ’ yazarı Neşrî de belirterek, padişahın telaşını defetmek için Ali Paşa, “Allah'ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah sabredenlerle beraberdir.” Bakara Suresi 249. ayeti okumuş ve Sultan Murad'ın maneviyatına güç katmıştır. Bu tarih kayıtları, düşman kuvvetlerinin çokluğunu kesin olarak ortaya koyan kuvvetli delillerdir.

Düşmanın atmış olduğu top ateşiyle muharebe başladı. Savaşın kızıştığı bir dönemde Osmanlı ordusunun sol kolu sarsıldı ise de Şehzade Bayezid'in derhal bu cenaha yardıma koşması ve düşman saflarını dağıtması üzerine tehlikeli durum da geçmiş oldu.

Türk kuvvetlerinin sarsılmaz imanı, cesareti ve harekât planlarını mükemmel olarak tertip etmiş ve uygulamış olması sayesinde, sayıca üstün olan düşman ordusu kısa bir zaman sonra bozulmuş ve askerleri ise süratle geri kaçıyordu.
Kosova savaşı 8 saat sürdü…

Sultan Murad harp sahasından ayrılarak otağına çekilecekti. Ancak, bu muhteşem zafer sevincini Türk milleti’ne yaşatan şehitlerimizi görmek, onları son bir defa ziyaret etmek için meydana yöneldi. Şükran duygularını sunmak için gezdiği harp sahasında Miloş Obiliç adında yaralı bir Sırp tarafından sırtından hançerlendi.

Ağır yaralı olmasına rağmen Sultan Murad muharebenin nihayetine yani kesin bir zafer kazandığına emin olana kadar kumandayı elinden bırakmadı. Savaşın sonlarına doğru Türk kuvvetleri tarafından etrafı sarılarak kaçmasına fırsat verilmeyen Sırp zorba Lazar ile oğlu ve yardımcıları da esir alınmıştı.

Aldığı yaranın ölümcül olduğunu anlayan Sultan Murad, bozulan düşmanı takip etmekte olan büyük oğlu Bayezid'i otağına çağırttı.

Savaşlarda kudret ve kabiliyetine, barış günlerinde ise yüksek meziyetlerine şahit olduğu bu değerli oğluna devlet büyüklerinin ittifakıyla hükümdarlığı bıraktı ve az sonra da ruhunu teslim etti. Sultan Murad'ın şehadetinin ardından Despot Lazar ile oğlu derhal öldürüldüler.

Sultan Murad'ın iç organları çıkartılarak vefat ettiği yere gömüldü ve naaşı da mumyalanarak Çekirge’de önceden yaptırmış olduğu türbesine defnedilmek üzere Bursa’ya gönderildi. İç organlarının gömüldüğü yerde şimdi “Meşhed-i Hüdavendigâr” adıyla anılan bir türbe vardır.

Bayezid, babasının yanına çağırıldığı zaman diğer oğul Yakub Çelebi, dağılmış ve kaçmakta olan düşmanı takip ediyordu. Babasının şehadet şerbeti içtiğinden haberi olmayan Yakup Çelebi yalın kılıç düşman peşinden at sürerken bir yandan askerlerini ikaz ediyordu:

-Sakın ha. Aman dileyene kılıç vurmayın.

“Devleti ebed müddet” ilkesi ile beslenen büyükler ise meşveret meclisini toplamış ve çok zor olan o malum kararı çoktan vermişlerdi.

Yakup Çelebi’ye ‘baban acele seni çağırıyor’ diye haber gönderdiler. Haberi aldığında önünde kovalayacağı düşman kalmamıştı. Sultan otağına doğru sevinçle at sürdü. Babasının önünde diz çökecek, tecrübeli akıncıları da saygı ve takdirle selamlayacaktı. Hele ağabeyisi Bayezid, zor durumda kaldığında yardıma koştuğu için ona sımsıkı sarılacak ve en derin minnet duygularını ifade edecekti.

Belki de Bursa’ya yeğenlerine götüreceği hediyeleri bile düşünmüştü Yakup Çelebi; kim bilir!..

Ancak otağa gelir gelmez kendisine sarılacak şefkatli kolların sıcaklığını beklerken, soğuk kiriş yayı boynuna şiddetle dolandı. O ise direnmedi… Hatta ‘gık’ bile demedi... ‘Devleti ebed müddet için bin canımız feda olsun’ der gibi gülümseyerek bu fanî dünyaya gücenmeden veda etti.

Yakup Çelebi saltanat iddiasına kalkmasın diye devlet büyüklerinin aldığı karar gereği boğdurulmuştu.

Hava kararmış, akşam olmuştu…

İlerleyen saatlerde ise gökyüzü muhteşem bir buluşmaya tanık olacaktı. Nadiren meydana gelen bir tabiat olayı yaşanırken ilahî bir hikmet daha tecelli ediyordu. Önce gökte, sonra yerde belirdi… Hilal şeklini almış olan Ay ile Jupiter’in yakınlaşması ve bu görüntünün de Kosova harp meydanında bir çukurda biriken şehitlerimizin kan gölüne yansıması neticesinde ay-yıldızlı al bayrağımız da böylece ortaya çıkmış oluyordu.

Astronomi ile uğraşanlar tarafından yapılan araştırmalar neticesinde Kosova koordinatları hesap edilerek savaşın olduğu günkü görüntüye ulaşılmış ve ileri teknik programlar kullanılarak bu gerçek olay tesbit edilmiştir.

Bu bir şehir efsanesi değil, gerçeğin özbe öz kendisidir. Dünyada başka hiçbir millete nasip olmayan bir bayrak tarihi böylece yazılmış oldu.

Sabah hava aydınlandığında Yakup Çelebi ve babasının tabutu birlikte Bursa'ya gönderildi ve Çekirge semtinde yan yana defnedildi. Şehit edildiği zaman otuz yaşında olan Yakub Bey’in mağduren can vermesi askerler arasında keskin bir acı ve derin bir ıztırap uyandırmıştı.

Çok değil, bu ibretli olaydan 13 sene sonra meydana gelen 1402 Ankara Savaşı neticesinde yaşanan ve 11 yıl süren kardeş kavgasına baktığımızda içimizi sızlatan, yüreğimizi kanatan Yakup Çelebi olayını daha sağlıklı olarak yorumlayabiliriz. 11 sene devam eden fetret devri neticesinde hayatını kaybeden binlerce insan ve devlet bünyesinde oluşan ağır tahribat eğer hesaba katılırsa bir Yakup, bir devlet için ne ifade eder ki!..

Devlet ve teşkilat biz Türkler’in hayat damarlarıdır… Ekmeksiz yaşarız, devletsiz yaşayamayız… Bedelini temiz kanıyla kat kat ödeyip tarih boyunca hür yaşayan asil bir milletin evlatlarıyız. Bizden öncekilerin bizim için gösterdiği fedakârlıkları biz de sonrakiler için göstermezsek eğer bu dünya bize haram olsun. Bizim canımız bizden evvelkilerin canından daha kıymetli değildir.

İşte gün o gündür… ‘Teşkilatı ebed müddet’ ilkesi için çevremizdeki hatta içimizdeki Yakup Çelebileri manen yok etme günüdür… Hem de Yakup için sadece gözyaşı değil, yüreğimizden de kanyaşı akıtarak…

Sevda’nın yolunda hayatın ne önemi vardır!..

Tek bayrak, tek lider, tek teşkilat…

Yusuf Ziya Arpacık
avatar
KIZIL ELMA
AKTİF ÜYE
AKTİF ÜYE

Kadın Mesaj Sayısı : 81
Yaş : 31
Nerden : ANTALYA
İş/Hobiler : ÖĞRENCİ
Kayıt tarihi : 26/02/09

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz